İnsan, hayalini kurduğu hemen her şeyi düşlerinde yapabilir. Uçabilir, kuşlarla beraber gökte süzülebilir; suyun ya da bulutların üzerinde kolayca yürür. Bir düşten uyanmanın belki de en tatsız yanı, yeniden katı sınırlarla kuşatılmış gerçeklikler dünyasına dönmek olsa gerek. Ayaklarımızın yere bastığı bu dünyada yapabileceklerimiz yeteneklerimizle sınırlıdır. Yine kuşlarla birlikte uçmak için bir sonraki rüyayı beklemek zorundayız. Acaba gerçek dünyada kısa bir süre için bile olsa, bu sınırlardan kurtulmanın mümkün olduğu bir yer var mı?

Başkalarına bile açıklamaktan kaçındığımız en derin korkularımızın, en sınır tanımaz hayallerimizin biraz olsun gerçekleştiği bir yer varsa, bence orası denizin derin karanlığıdır. Derin mavi sular, hayallerimizle yüz yüze geldiğimiz ayrı bir dünya gibi. Suya girdiğimizde yerçekimi gücünü yitirir. Aslında bu durum, denizin bize kaldırma gücü sayesinde oynadığı bir oyun ya da tatlı bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Yüzerliğini iyi ayarlamış olan bir balıkadam, sudan aldığı güçle yerçekimine kolayca karşı koyar. Balıkadam derinlere doğru süzülürken, bir anlamda uçmaya da başlamıştır. Sualtında yaşam gerçek anlamda üç boyutlu özelliğini kazanır. Sadece kendi bedeninin ona sağladıklarıyla havada asılı kalmayı beceremeyen insanoğlunun boşluğu hissedebildiği, hatta boşluğa dokunabildiği tek yerdir sualtı yaşamı. Boşluk burada kıvamlıdır. Çok az gayretle boşlukta istediğimiz seviyede kalabiliriz. Ayaklarımız yerden kesildiği an yaşam çevremizi doldurmaya başlar; yaşam her yönden üzerimize gelir. Derinlik arttıkça yönler anlamını yitirir.

Sualtı yaşamı… Jules Verne’nin, Herman Melville’nin, John Steinbeck’in satır satır kaleme aldıkları düşle gerçek arasında gidip gelen bir dünya. Sıradışı yaşam öyküleriyle dolup taşan okyanusların, çekici olduğu kadar ürperten doğası. Formalı dalgıç donanımının ya da suciğerinin keşfinden önceki çağlarda, denizin dibini görmediği halde dalgaların altındaki yaşamı kaleme alan doğa tarihi yazarların herbiri, derin karanlığı gönlüne göre canavarlarla doldurdu. Jules Verne için derin karanlık dev deniz yılanının ve dev kalamarın eviydi. Dev kalamarın varlığı kanıtlanmış olsa da deniz yılanı hâlâ gizemini koruyor. 20. yüzyıl yazarları bile derin karanlığı canavarlardan mahrum bırakmadılar. John Steinbeck’in “hayalimizdeki okyanuslarda deniz canavarları dolaşır…” sözleri, erişilmez derinliklerde yaşadığına inanılan devlere olan bağlılığımızın en yalın kanıtıdır.

Sualtında yaşayan hemen her canlı, sualtı dünyasına mistik, hatta bu dünyaya ait olmayan bir görünüm verir. Suyun içinde asılı duran, yanar döner parıltılar saçan eteklerini dalgalandırarak ağır ağır yüzen, denizanaları; yerleştikleri kayaların üzerini çiçek bahçesine çevirdikleri halde, kendileri bitki olmayan, hayvan yaşamını hiç alışkın olmadığımız bir geometriyle karşımıza çıkaran, deniz şakayıkları; denizin gücünü göstermek, hükmetmek, size sımsıkı sarılmak istediğinde uzattığı güçlü kolları, ahtapot; sırf derin karanlıkta peşinden koşturmamak için, erkeğini kendi bedeni içerisinde gizleyen, derin deniz balıkları… Dalgaların altındaki yaşam, sanki bu dünyaya ait değil gibi; oysa karadaki hayatın şafağı derin karanlıkta aydınlandı.
 
Medya